Mehmet Keçeci'nin Ana Sayfasına Hoş Geldiniz.
İşletim Sistemleri Şöleni
işletim Sistemleri Şöleni
Operating Systems Feast
Mehmet Keçeci
22.02.2012 03:16 İstanbul
Dünya üzerinde yüzlerce işletim sistemi var ve işletim sistemi (İS, OS), ofis programları, bilimsel programlar, oyun programları, ders programları, internet, sosyal medya, tarayıcılar, e-mail yazılımları, e-ticaret, sunucu/server yazılımları artık hayatımızın kaçınılmaz birer parçaları olmuşlardır.
Bir kişi hayatı boyunca neredeyse bunların yüzlercesinden binlercesine kadar kullanıyor ve kullanılıyor. Her birisi için ödeme yapmaya kalksa milyarları bulan meblağlar karşısına çıkacak. Burada bir tarafta telif hakları diğer tarafta kaçınılmaz olan ihtiyaçlar. Bunun en güzel çözümü ücretsiz işletim sistemleri, tarayıcılar ve programların olması. Hele bazı işletim sistemlerine ve ofis programlarına her 3-5 senede bir ücret ödemek gittikçe yaygınlaşan bilişim zaruretinde asgariye indirilmesi hatta ve hatta bireysel ve ticari olarak ayrılıp bireysel kullanımların ücretsizleştirilmesi gelecekte daha da artacağı kanısındayım.
Bu yüzden ücretli yazılımları daha çok kullanmalı ve onlara daha aşina olmalıyız. Ben hem bunun için hem de projelerim için şu anda bilgisayarımda 40 tane işletim sistemi binlerce program yüklü (sadece bir işletim sisteminde 1000'e yakın program kurulu). İşletim sistemlerini 100'e çıkartırken de yeni ve Türkiye ve Türkçe varsayılanları ile gelen bir işletim sistemi (MehmetOS, KeçeciOS, İstanbulOS) projesini de tekrar ele almaya başladım. Hem benim hem de öğrenci ve akademik çalışma yapan ve yapmayı düşünenler için birçok programı hazır içeren (Cern Scientific Linux, Fedora Scientific Linux, Edubuntu (Education Ubuntu)) gibi örneklerini göz önüne alarak tatbikî bizim Pardus'da bizim için önemli bir kaynak olacaktır. Yani düşüncem bilimsel ve her yaştaki insanın rahatlıkla kullanabileceği özellikle Türkçe varsayılanı ile gelen bir işletim sistemi olacaktır.
Günümüzde Unix-->Linux/BSD (Debian, Ubuntu, Fedora, CentOS, Mandriva, openSUSE, Linux Mint, Solaris, DesktopBSD, ...BSD, ... Linux, Gentoo, PC LinuxOS, Puppy Slako, Arch, Slackware, Pardus vs.) tabanlı işletim sistemlerin geldiği seviye artık son kullanıcıların dahi sürekli ve rahat bir şekilde hiç bir ücret ödemeden ömür boyu kullanabilecekleri bir durumdadır. Bunların kaynaklarının en azından çoğu açık olduğundan eğitici yönleri daha da fazladır. Kararlı ve kullanılabilir olduktan sonra her şeye özellikle bireysel kullanımlar için ödeme yapmaya gerek kalmayacaktır.
Not: 2007'de Pardus için yazdığım "Hamdı Pişiyor" ifadesini şu anki sürümler için "Hamdı Pişti" olarak değiştiriyorum. Tüm milletimiz için hayırlı olsun. Emeği geçenlerin hepsine buradan teşekkür ederim.
Uzaya Çıkan 9. Müslüman Astronot Dr. Sheikh Muszaphar Shukori
Uzaya Çıkan 9. Müslüman Astronot Dr. Sheikh Muszaphar Shukori
9. Muslim Astronaut Dr.Sheikh Muszaphar Shukori
16.02.2012
Uzaya çıkan 9. Müslüman astronot Dr. Sheikh Muszaphar Shukori, uzayda nasıl namaz kıldığını anlattı.
Türksat'ın davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ve Ankara JW Marriot Otel'de "Uzayda 11 Gün" konulu konferans veren Dr. Shukori, yaşadığı tecrübeleri dinleyicilerle paylaştı. 10 yaşından beri uzaya büyük bir ilgi duyduğunu belirten Malezyalı astronot, sürekli uzaya gitmenin hayalini kurduğunu, bu hayalini 35 yaşında gerçekleştirdiğini söyledi.
Shukori, 2006'da "Ankgasawan" adlı uzay uçuşu programına katıldığını belirterek, 11 bin 435 kişi arasından Rusya'da eğitim almaya hak kazandığını, 18 aylık bir eğitimden sonra uzay mürettebatına katıldığını aktardı. 10 Ekim 2007'de uzaya çıkarak, uzaya çıkan 9. Müslüman astronot olduğunu dile getirdi.
Dr. Shukori, uzayda namaz kılarken çekilmiş görüntüleri kendisini dinlemeye gelenlerle paylaştı. Uzayda her 45 dakikada güneşin doğup battığını söyleyen Dr. Shukori, "Ulemadan fetva aldık. Bize, uzaya çıktığımız yerin vakitlerini esas almamızı söylediler." dedi. Kıble olarak Mekke'yi tam belirleyemedikleri için dünyaya yöneldiklerini anlatan Malezyalı astronot, uzaya çıktıktan sonra Kur'an'ı daha da sık okumaya başladığını söyledi. "Ruhani olarak kendimi uzayda Allah'a daha yakın hissettim." diyerek, uzayda Allah'ın bir mucizesine de şahit olduğunu aktaran Müslüman astronot, uzayda ezan sesini duyduğunu söyledi. Dr. Shukori, ezan senini duyması ile ilgili "Bu Allah'ın yüceliği." dedi.
Dr. Shukori, uzayda yer çekimi olmadığı için insanların boylarının 10 cm'e kadar uzadığını belirtti, ayrıca, kişilerin uzayda daha hızlı yaşlandıklarını anlattı. "Hiç duş alma ihtiyacı hissetmedim. Çünkü terlemiyor ve kokmuyordum." diyen Dr. Shukori, uzayda kokunun da olmadığını dile getirdi.
Uzayda bakteri ve kanserojen maddelerin olmadığını ifade eden Dr. Shukori, gelecekte kanserin çözümünün uzayda bulunacağını, kendisinin de bu yönde bir çalışması olduğunu belirtti. Uzayda yer çekimi olmadığından, sırt ve bel ağrısı yaşadıklarını ve uyumakta zorluk çektiklerini anlatan Dr. Shukori, "Uyumak için kendinizi bir yere sıkıştırmak zorundasınız." dedi.
Not: Bazı yayın organlarında 1. Müslüman yazmaları bilgi yanılmasıdır. Daha öncedende müslüman astronotlar uzaya çıkmıştır. İlk 2 Türk ve Müslüman olan astronotların çıkışı hakkındaki bilgiler: http://
Dünyanın İlk Kadın Amirali: Amiral Keumalahayati
Dünyanın İlk Kadın Amirali: Amiral Keumalahayati
The First Woman Admiral of The World: Admiral Keumalahayati
Perempuan Pertama di Dunia Laksamana: Laksamana Keumalahayati
(Malahayati, Hayati)
Mehmet Keçeci
14.02.20012

Yaşadığı Dönem: 1500'lerin sonu-1600'lerin başı
Endonezyanın (Indonesia) Milli Kadın Kahramanı.
Maalesef bir çoğumuzun hayatta hiç duymadığımız veya bizlerin öğrenmemizin istenmediği bir çok gerçekten biri de "Dünyanın İlk Gerçek Kadın Amirali Keumalahayati"dir. Endonezyanın milli kadın kahramanlarından biridir. Açe (Aceh) sultanlığının toprakları dahilinde olan ve o zamanın ve şimdide önemli olan ve ticaret gemilerinin geçişi için önemli bir noktayı Portekiz ve Hollandalı ordularına karşı uzun süre başarılı bir şekilde savunmuş hem dünya tarihinin ilk Amiralleri arasına girmiş hemde İslam tarihinin "İlk Müslüman Kadın Amirali" olmuştur.
Belki ilk amiral kimdi tartışmalı da olsa tarihte Karia (Karya) kraliçeleri I. Artemisia ve II. Artemisia M.Ö. 480’deki Salamis savaşında Pers imparatoru Kserkses’in yanında bir Anadolu kadını olarak savaşa katılan Halikarnassos tiranı I. Lygdamis’in kızı Artemisia I ve yenilen Pers donanmasına karşın filosunu savaştan yara almadan kurtaran bir amiral olarak tarihe geçer.
Fakat burada bizim istediğimiz amlamda bir amirallik yoktur. Keumalahayati bir asker olarak yetişir kocası da bir askerdir. Portekizlerle yapılan bir savaşta kocasını şehit verdikten sonra direnci dahada artar ve Amiralliğe yükseltilir kendisi tamamen kadınlardan oluşan "Dullar Ordusu-Female Army"nu da kurarak hem bir komutan hemde bir ordu kurucusudur. Bu ordu 2000 profesyonel kadın askerken oluşmaktaydı. Sumatra, Sunda ve Java'da uzun yıllar buraları canları pahasına korudular.
Danimarkalı ve Hollandalı askerlerin korkulu rüyası olmuştur. Bir ordu ve erkek için ne aşağılayıcı bir durum. Hem kadın komutanla hemde kadın askerlerle (female troops) savaşmak ama maalesef Portekiz ve Hollandalı askerler bu aşağılayıcı duruma bile alçalmışlardır. Bunun yanında Endonezyalı kadınlar ise Dünya tarihine şefefli bir iz bırakmışlardır.
Keumalahayati'nin adları Kahraman (Hero), Gemici Kadın (Seafaring Women), İslamın unutulan Kraliçesi veya Kraliçelerinden biri (Forgotten Queens of Islam), Unutulmuş Sultanlar (Sultanes Oubliées) gibi isimlerle anılmıştır.
Günümüzde Endonezyalı insanlara hâla iyi bir örnek milli bir kahraman olarak yol göstermektedir.
Amiral Keumalahayati'nin korudugu Endonzya adaları üst ada: Sumatra, Sunda Boğazı, alt ada: Java (Cava)

Endonezyalılara buradan selam olsun...
Felaketleri Anlama
Felaketlere Tanıklık Etme ve Onları Anlama
Witness: Disasters Around The World
Mehmet Keçeci
14.02.2012
Dünyadaki felaketlerin bir kısmı ben geliyorum dese dahi (Nedensel) aslında onların yapısında "Kaotik" ve "Doğrusal olmayan/non-Linear" bir yön vardır.
Fakat insanoğlu bunu değerlendirirken sanki her zaman olacakmış gibi hazır olmak zorundadır. Bu normal zamanlarda insanlara ağır gelirken hatta ve hatta lüzümsüzmuş gibi gelebilir ama bazı olaylar tarihi tecrübelerin birikimi ile oluşur ve çoğu zamanda bir insan hayatına sığmazlar.
Dünya oluşurken patlayan bir yıldız (süpernova) sonucu Dünyaya gelen ağır elemenler (demir ve üzeri) dünyağımızın hertarafına farklı oranlarda dağılmış ve Dünyanın soğuma süresinde çökelerek mağmanın oluşumunu oluşturmuşlardır. Mağmamız hala çok sıcak ve Dünyanın dönmesi ile içerisinde farklı çalkantı oluşturmaktadır. Bu da zaman içinde yer katmanlarına farklı basılar oluşturarak mağmaları, depremleri tetiklemektedir. Bu dalgalanmalar zamn içinde değiştiğinden doğrusal bir hesaplama yapılamaz fakat istatiksel olarak yaklaşık hesaplanabilir.
Buyüzden çevremizden başlayarak bu olaylara hazırlıklı olacak yönde atılımlar yapmalıyız. Bunun en önemli ayağı devlet kurumlarının buna hazır olmasıdır. Bunun en güzel örneği Göcük depremi ile Van depremini karşılaştırdığımızda ortaya çıkar. Gölcük depreminin hemen arkasında Gölcükteydim (1988'de Gölcükte öğretmenlik yaptığımdan oradaki bir çok insanı tanımış ve bir çok öğrencim olmuştu. Tabiki onlar içnde ölenler oldu. Onların hepsine Rabbimden mağfiret dilerim.). 1999-2000 yılındada Yalovada öğretmenlik yaptığımdan oradaki durumuda çok iyi biliyorum.
Her iki depreme sistemli olarak yapılan müdaheleleri ele aldığımızda arada yüzlerce kat fark olduğunu açıkça belirtmem gerekir. Gölcük depreminde sınıfta kalan hem hükümet hemde devlet olmuştur Van depreminde ise sınıfı geçen hem hükümet hemde devlet olmuştur.
Tabiki ilk defa bu kardar büyük ve sistemli bir şekilde Van depremine müdahele gerçekleştiğinden bazı yeni gözden geçirmelerin yapılmasıda zamanın ve teknolojinin gereğidir.
Her zaman en kötü senaryolarımız olmalı ve onlara nasıl müdahele edeceğimizle ilgilide her zaman en iyi senaryolarımızda olmalıdır. Yani iyilik hârekatı senaryolarımız her zaman aktif halde zaten çalışıyor olmalıdır. Bu ise sadece yerel olmanın ötesinde dünya çapında çalışan bir sistemle olabilir.
Her zaman en iyiye ve hayırlara ulaşmanız dileğimle...
İstanbul/Türkiye
Çocuk Eğitimine Giriş Dizisi I
Çocuk Eğitimine Giriş Dizisi I
Türkiye’de Özel Eğitim ve Özel Eğitim Kurumları
Introduction to Children's Education Series I
Mehmet Keçeci
05.06.2007
Bu konuya girmeden önce aslında çocukların anaokuluna geldiğinde birçok şeyin bitmiş olduğunu görüyoruz. Bundan sonra ki dönemler sadece bilgi yüklemde dönemi olarak adlandırsak fazlaca yanılmamış oluruz. Tabi ki her yaşta değişen, kendine gelen, insanlar mevcuttur. Eğitimin de en önemli işi eğitilenleri kendine getirmektir. Gerisi zaten kendiliğinden gelmektedir.
Şunu unutmayın ki eğitimin en önemli yaşı 0-3, 4-5, 6-7 yaş arasıdır.
Bu eğitimde en önemli faktörü anne ve baba oynamaktadır. Şunu da unutmamak gerekir ki çocukların çoğu genetik veya davranış kopyalamadan dolayı huyları ailesine benzemektedir.
Ör: Bazen sorunlu bir öğrenci geldiğinde ailesiyle konuşulduğunda ailesinin o sorundan hiç mi hiç rahatsız olmadığı görülmüş araştırma biraz daha ilerletildiğinde aynı sorunun ailede de olduğu görülmüştür.
Çocuk: Ben annemin (babamın) çocukluğuna benziyormuşum!
Çocukta kendini gören ebeveyn sorunu kesin olarak algılamakta zorlanabilir.
Çocuğun eğitiminden önce velilerin eğitimi önemlidir maalesef Türkiye’de böyle bir eğitim kurumsallaşamamıştır.
Eğitimin anne karnında hatta ve hatta evlilik öncesinde başlayan bir süreç olduğunu söyleyen birçok eğitimci ve düşünür vardır.
Kısaca özetlersek:
- Evlilik öncesi eğitim
- Evlilik sürecindeki eğitim
- Hamilelik sürecindeki eğitim
- 0-2 yaş arası eğitim
- 2-4 yaş arası eğitim
- 4-6 yaş arası eğitim
- 6-11 yaş arası eğitim
- 11-14 yaş arası eğitim
- 17-18 yaş arası eğitim
- 18-25 yaş arası eğitim
- 25-40 yaş arası eğitim
- 40-70 yaş eğitim
- 70 yaş ve sonrası eğitim
Bu makaleyi her dönem için incelemeye çalışacağız.
0-4 yaş arasında ki tüm eğitimden aile sorumlu olduğundan aslında çocuğun ileriki yaşamı ile ilgili temelleri de kendileri atmış olmaktadır.
İlginç bir sonuçta denekler üzerine yapılan bir ankette annelerin çocuklarıyla ilgilenmeleri onların en mutlu anları olmadığını göstermesi hatta mutluluk sıralamasında 7. sırayı alması. Bu noktada bilinçli bir anneliğin şart olduğunu göstermektedir.
Ailelerin yaptığı iki hata ise
1. Çocukları ailenin merkezine koymaları
2. Çocuklarıyla doğru dürüst ilgilenmemeleri
Bu 2 durumda istenilmeyen sonuçtur. Merkeze aile konulup annenin, babanın ve çocuğun eğitimi bu çerçevede yapılması gerekiyor.
Rehberlik veya psikologa götürülen ve hiperaktif olarak tanımlanan çocukların birçoğunun disiplin, kültür, davranış sorunu olduğu birçok uzmanın beyanıdır burada ailenin çocuğu yetiştirme tarzı çok önemlidir. Ortalama olarak her sınıfta 1 veya 2 öğrencide görülür. Sebebinin nörolojik mi olduğu yoksa diğer sebeplere mi dayandığı uzmanına götürülerek araştırılması gerekir. Bu çocuklar bizim çocuklarımızdır ve hayatlarını normal olarak sürdürebilmeleri için dikkatli bir süreçten geçirilmeleri gerekir.
Ne yazık ki bu tür çocukların birçoğu 6 yaşa gelinceye kadar aile içinde veya anaokullarında fark edilemiyorlar veya aileler geri dönüşümleri göz ardı ediyorlar. Fakat 1. sınıfa başlayan her çocuk artık bir öğretmen ve rehberlikçi tarafından takip edildiğinden bu surunlar realite olmaya başlıyor. Bir kısmı eğitim sürecinde kendiliğinden düzelirken bir kısmı ise belirli merkezlere sevk ediliyorlar.
İşte burada özel okulların önemi ortaya çıkmaya başlıyor.
Öğrenci-Öğretmen-Rehberlik-Veli-Okul Sistemi
Beşlisi iyi işlemesi sonucu birçok sorun doğal sürecinde hallediliyor artı iyi bir eğitim ve kültür sürecinden geçerek ileriye daha güvenle bakan bir nesil ortaya çıkıyor.
Tabiî ki bu beşlinin nasıl işleyeceği, kimler tarafından nasıl olacağı ve kendi içindeki sorunlar apayrı ve devasa sorunlar yumağıdır.
Bu konuya girmeden bazı soruları gündeme getirelim.
- Kaç öğrenciye bir öğretmen düşmesi gerekir
- Kaç öğrenciye bir rehberlikçi düşmesi gerekir
- Kaç öğrenciye bir doktor düşmesi gerekir
- Bir sınıfta en az ve en çok öğrenci olmalıdır
- Okulun donanımı nasıl olmalıdır
- Okulun çevre etkenleri ne olmalıdır
- Okulda çalışan öğretmen, personel ve öğrencinin okul ve yönetiminden memnuniyet derecesi, sosyal haklarının gözetilip gözetilmediği eğitimi nasıl etkiler
- Eğitimin felsefi metotları
- Eğitimin pedagojisi
- Türkiye’de özel okul gerçeği birbirine benzerlikleri farkları öğrenci yetiştirme tarzları, dünyada ki modeller nelerdir
- M.E.B., Y.Ö.K. gerçeği eğitimi nasıl etkiliyor
- Sınav tarzı (OKS-ÖSS) ve öğrenci psikolojisi
- Psikolojik tedavi süreçleri ve sonuçlar
- Nörolojik sorunların tespiti ve tedavi imkânları
- Özel yeteneklerin tespiti ve geliştirilmesi
- …
Bu liste uzayıp gitmektedir ve bir noktadan sonrada içinden çıkılmaz hale gelmektedir fakat her öğrenci bu süreçleri bir şekilde geçip hayata hazırlanmaktadır. Bunu için eğitim kadrosu, çocuğunuza örnek olacak insanlar çok önemlidir.
0-2 Yaş ve Beyin
Doğumdan dil öğrenmeye kadar geçen dönemde (0-2 yaş arasında) beyin olağanüstü bir gelişme gösterir.
Anne ve babalar çoğu kez bebeğin ilk üç aylık döneminde beslenme ve uyumaktan başka bir şey yapmadıklarını düşünürler. Bunun sebebi zekânın ve duygunun gelişimini izlemeye olanak veren konuşmanın bu döneme eşlik etmemesidir. Bebek bir yaşına geldiğinde beyin tüm gelişiminin %70''ini tamamlamaktadır.
Öğrenmek çocuklar için biyolojik bir ihtiyaçtır. Çocuk etrafındaki dünyaya duyuları ile anlam verir. Bakarak, dinleyerek, dokunarak, koklayarak çevresi ve insanlarla ilişki kurmaya başlar. Tüm bunların yanı sıra kendini besleme konusunda son derece yararlı emme refleksini de beraberinde getirir. 2 yaşına kadar mutlaka çocuk emzirilmesi gerekir. Süt emmeyen çocukların bazen geri getirilemeyecek sonuçlarla karşılaşılabilirler.
0-3 Yaş ve Beyin
kısıtlayan\r\nBebekler trilyonlarca beyin hücresi ile doğar.
Çocuk dünyaya gelişinin ilk üç yılında olağanüstü bir gelişme sergiler. Bebekler bağlantı için hazır konumda olan yaklaşık 100 milyar sinir hücresi ile doğarlar. İnsan yaşamının ilk yıllarında, beynin kabuk bölgesinin her cm2 sinde saniyede 30,000 bağlantı oluşur. Beynin kabuk bölgesi çocukların doğuştan getirdikleri muhteşem bir yapıdır.
Çocuk beyni gelişmeye en yatkın beyindir.
Her bir sinir hücresi diğer sinir hücreleriyle oluşturduğu kavşaklar yolu ile ilişki kurar. Bu sini hücresi kavşaklarına sinaps adı verilir.
Sinapslar öğrenmenin temelini oluşturur.
Her bir sinir hücresi ortalama 120 bin dolayında sinapstan oluşturur.
Beynin beslenmesi için oksijen ve şeker dışında başka beslenme kaynaklarına da ihtiyacı vardır. Bu kaynaklar bebeğin bedeninin dışında, yakın çevresinden gelen 5 duyu organı kanalı ile bilgi ve deneyim sunan ses (kulak), ışık (göz), koku (burun), tat (dil ve ağız) ile (deri) dokunuştur. Bunların uygun zamanda ve yeterli düzeyde olması halinde beyin/zekâ gelişimini mükemmel bir şekilde oluşumuna etki edeceklerdir.
Doğumdan üç yaşına kadar bu hücreler arasında bağlantılar oluşur. 3 yaşına kadar kullanılmayan beyin hücreleri ölür.
Çocuklarımızın iyi bir geleceğe sahip olması için;
- Çocuğumuza farklı şeyler, farklı oyunlar, farklı ortam ve çevreler ve devamlı belli aralıklarla değişen faaliyetlerde bulunmamız gerekir.
- Beyni olumsuz yönde etkileyecek ilaçlardan kaçınmalıyız. Farklı besin maddeleri ile beslemeye dikkat ediniz. 2 yaşına kadar mutlaka emdiriniz.
- Farklı insanlarla tanıştırmalıyız. Bu yaşa kadar sadece anne ve babayı tanıması iyi olmaz. Babaanne, anneanne, dede, hala, teyze, dayı, amca ve yakın çevreyi tanıtmalıyız. Onlarla diyaloga girmeliler ve her birinden farklı şeyler öğrenmelidir.
- Bundan sonra yaptığımız sadece 3 yaşından sonra elimizde kalanlar için çaba sarf etmektir.
Artık her yerde, 3 yaşında rahatlıkla okuyup yazabilen, bilgisayar kullanabilen, 6 yaşına gelmeden iyi bir bağlama çalan, gitarist ve piyanist olan akıllı çocuklar görmeye alıştık... Ama bunlar, kesinlikle birer minik dahi sayılamaz. Yalnızca, 100 milyar beyin hücresinin birbiriyle iletişimini zamanında güçlendirebilen çocuklar... Doyumsuz bir merakla, sürekli yeni uyarıcılar arıyorlar ve zaman zaman yetişkinleri şaşkınlığa düşüren marifetler sergiliyorlar.
Uzmanlar, hemen her çocuğun, en az bir konuda kesinlikle yetenekli olduğu görüşünü paylaşıyorlar.
Özel yetenekler, genellikle genetik kaynaklı; ama gelişebilmesi için "kas" gibi sürekli çalıştırılması gerekiyor. Günümüzde, spor, müzik ve mantıksal düşünme gibi bilinen yeteneklerin yanı sıra, sosyal zekâ da giderek önem kazanıyor. Uzmanlar artık zekâyı sadece IQ testinden çıkan sonuçlar olarak görmüyorlar ve günümüzde bunun sayısını 9''a çıkarmış durumdalar.
1. Çocuğum hangi konularda başarılı olabilir?
2. Güçlü yönlerini nasıl keşfedebilir ve destekleyebilirim?
3. Eğitim planlamasını anaokulundan itibaren mi yapmalıyız, yoksa okula başlamasını beklemek mi gerekiyor?
4. Okul ve katıldığı kurslardan zevk alıyor mu?
Aşırı Yüklenme
- Sinirlilik
- Yoğunlaşma ve konsantrasyon zayıflığı
- Uyuma sorunları ve yatağını ıslatma gibi bazı psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor.
Psikologlar, en ideal desteğin, çocuğun özgürce seçeceği bir alanda yoğunlaşmasına yardım etmek olduğunu vurguluyorlar. Ayrıca, çocuğun kişilik gelişimini kendisinin yönlendirmesinin, hem özgüveni geliştireceğini hem de yaşam sevincini artıracağını söylüyorlar. Zorla sunulan seçenekler öğrenme isteğini yok edebiliyor. Çoğu zaman, çocuk "hayır" diyecek gücü kendinde bulamayacağı için, ana babanın çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor.
Bir kurstan başarı sağlamadığında ani bir şekilde farklı bir dala kaydettirmenin de uzmanlarca çocuklara olumsuz etki olduğu kanısındadırlar.
Futbol--> Gitar
olmadı
Gitar--> Halk Oyunları olmadı yerine çocuğum en iyi hangisini yapabilir sorusuna iyi cevap vermek gerekir.
Okul öncesi dönemde, bazı çocuk kelime çözümlemekten, puzzle’dan, yap-boz’dan, resimden zevk alırken, bazısı da okumayı ve müziği tercih ediyor. Uzmanlar, ailedeki "bilgi içinde boğulur mu?" korkusunun da yersiz olduğunu söylüyorlar. Çünkü çocuk beyninin bilgiyi işleme sistemi, ancak o an kullanabileceği kadar bilgiyi kabul ediyor.
Benim öğrencilerimden bazıları zekâ oyunlarında 1. sınıf öğrencilerin liseli öğrencilerden daha iyi olduğu gözlenmiştir. Buda ilgi ve doğal yetenek ile oluşan sonuçtur.
Beynin, genetik olarak belirlenen ve çevresel uyarılara bağlı olarak şekillenen bu gelişimi, güçlü bir ayıklanma sürecini de beraberinde getiriyor. Sinir hücreleri arasında fazladan oluşturulan bağlar, belirli bir zaman dilimi içinde kullanılmadığı takdirde köreliyor. Buna karşın, duyumsal uyarılarla harekete geçirilen sinir hücreleri, çok sayıda ve daha kalıcı bağlar oluşturuyor. Başka sinir hücrelerinin uzantılarını kendine çekerek yeni bağlar kurmaya çalışan hücrelere, bu karmaşık süreçte çok sayıda kimyasal madde yardımcı oluyor. Sinir hücresi, doğru hedef hücreye ulaşırsa hayatta kalabiliyor.
Özel zaman pencerelerinde nöronlar, inanılmaz sayıda devreler meydana getiriyor. Beyin hücreleri arasındaki iletişim her geçen gün mükemmelleşiyor. Her bir sinir hücresi, yaklaşık 15.000 (genellikle çok uzaklardaki) hücreye çeşitli uyarılar gönderiyor. Bu sürecin sonunda, 100 milyar bağlantı noktasından oluşan, evrenin en karmaşık ağı (network) ortaya çıkıyor.
Öğrenme sürecinin başlayabilmesi için, duyumsal uyarıların beyni beslemesi gerekiyor.
Bir anne bebeğine gülümsediğinde, bebeğin gözündeki ağtabakadan (retina) beyindeki görsel kabuğa (korteks) anında bir bilgi yolu oluşuyor.
Bir baba bebeğini uyutmak için yumuşak bir sesle ninni söylediği zaman, kulaktan beynin şakak loblarındaki duyma kabuğuna doğru enine bilgi ağları oluşuyor.
Kollarda sallayarak verilen avuntu, bebeğin beynindeki duygusal merkezi olgunlaştırıyor.
Görme eylemini bile öğrenmek zorunda olduğumuz gerçeğini, Nobel ödüllü araştırmacılar Torsten Wiesel ile David Hubel, 70''li yıllarda ortaya çıkarmışlardı. Yaptıkları deneyde, bir gözü bir süre kapalı tutulan yavru kedinin bu gözü, daha sonra da kör kalmıştı. Oysaki bu göz ilke olarak sağlıklıydı. Deneyden şu sonuç çıkıyordu:
Görsel uyarılar, görme kabuğunu çevresel koşullara göre yapılandırıyordu. Çevresi yalnızca dikey siyah-beyaz çizgilerle kaplı bir ortamda yetişen kediler, gelecekte normal bir ortamda ancak dikey çizgileri seçebiliyorlardı.
Beynin görme sistemine ait özel bir zaman penceresinin bulunduğu, daha sonra insanda da kanıtlandı.
Bu kritik dönem, bebeğin doğumdan sonraki 4. ve 8. ayları arasına rastlıyor. Bebek, o dönemde çevrelerini algılamayı öğreniyor. Göz merceğinde sorun olduğu için bulanık gören ve ancak 2 yaşından sonra ameliyat olan bebekler, göz sağlığına kavuşsa ve kusursuz işlese de kör kalmışlardı.
Çünkü beyin ile göz arasındaki sinirsel bağların oluştuğu zaman penceresi artık kapanmıştı.
Nöroloji uzmanları, zaman penceresi teorisinin, yani özel öğrenme süreçlerinin, başka yetenekler için de geçerli olduğunu düşünüyorlar.
Boston''daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü''nde "kavrama" konusunda çalışmalar yapan Steven Pinker, "Konuşma İçgüdüsü" adlı kitabında "Konuşma doğanın (Yaratıcının) bir mucizesi" diyor.
Ayrıca insanların konuşmayı, örümceklerin ağ örmeyi öğrendikleri gibi öğrendiklerini belirtiyor: Daha doğmadan önce, ailelerinin seslerini dinliyorlar; sonra bu sesleri taklit ediyorlar ve bilinçsiz bir şekilde anadilin bütün yazım kurallarına hâkim oluyorlar.
Beynin konuşma merkezi, çevreden sunulan uyarı motiflerine her geçen gün biraz daha uyum sağlıyor.
Washington Üniversitesi''nden araştırmacı Patricia Kuhl, çocukların anadillerinde anlamı olmayan sesleri algılamayı 12 aylıkken bıraktıklarını belirtiyor.
Beyin, akustik girdiler doğrultusunda bir dile karar veriyor. Ortalama olarak 1 yaşından sonra, çıkarılan gelişigüzel seslerin yerini gelecekteki anadilin sesleri ve ritmi alıyor.
Küçük yaşlarda bir müzik aleti çalmaya başlayanlar, ileride yakalayamayacakları bir öğrenme kolaylığı üstünlüğüne sahipler.
Tübingen Üniversitesi müzik psikolojisi uzmanı Gudrun Schwarzer, çocuğun notaları okula başladığı dönemlerde öğrenmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü çocuk, bu dönemlerde oyunmuş gibi simgelere hâkim olabiliyor. Tonlar, armoniler ve şarkılar, beyni genel olarak da çalıştırıyor.
Irvine''deki California Üniversitesi''nde yapılan bir araştırmada, 3 yaşında piyano dersi alan ve her gün koroyla birlikte şarkı söyleyen çocukların, sekiz ay sonra öteki normal çocuklara göre yapboz oyunlarını çok daha başarılı şekilde çözebildikleri görülmüş. Geometrik şekiller çizmeyi ve matematik problemlerini çözmeyi daha çabuk öğrendikleri saptanmış.
12 yaşından önce bir müzik aletini çalmayı öğrenenlerin, büyük beyin kabuğunda karakteristik değişimler belirlemişlerdi: Kas, deri ve eklemlerden gelen uyarıların yorumlandığı beyin bölgesinde, el parmaklarının hareketinden sorumlu sinir hücrelerinin sayısında, daha sonraki yaşlarda öğrenenlere oranla belirgin bir fazlalık saptamışlardı. Bu nedenle, çocukluğunda bu çalgı aletleriyle tanışanlar, uzun aralardan sonra bile oldukça iyi çalabiliyorlardı.
Motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarının oluşumu, anne karnındaki 7. haftadan itibaren başlıyor. Ama nöronal matriks, çevresel uyarıların etkisiyle, ancak 2. yaşın sonuna doğru sağlamlaşıyor. Bu yaştan sonra beyin, çayırların üstünde takla atmak ya da duvar üstünde dengeyi sağlamak gibi zor hareketlerin akışını denetleyebiliyor. Muhallebi dolu bir kaşığı ağza götürmek ya da oyun tahtalarını üst üste dizmek gibi özel hedefe yönelik hareketlerden motorsal beyin kabuğu sorumlu.
Bir hastalık ya da engel nedeniyle 4 yaşına kadar motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarını oluşturamayan çocukların, gelecekte bunu telafi etmesi mümkün olmuyor. Böyle bir çocuk, kıvrak ve güvenli bir şekilde hareket etmeyi asla öğrenemiyor.
Duygusal yaşamımızdan sorumlu sinirsel ağların ise, anne karnındayken oluştuğu düşünülüyor. Duygularımızı denetleyen beyin bölgesi de işitme, görme, motor hareketler ya da bellekten sorumlu beyin kabuğu gibi, deneyimlere dayalı bir olgunlaşma sürecine tabi.
Her okşama ve teselli, ama öte yandan da soğuk tavır ve dışlama hareketi, çevresel sistemdeki söz konusu bağları iyice yoğunlaştırıyor. Çok farklı yapılardan oluşan beynin bu bölümü, korku, sevinç, kızgınlık ve mutluluk gibi duyguların hissedilmesini sağlıyor.
Alnın arkasında, kafatasının içinde yer alan prefrontal kabuk, duygularımızın düzenlendiği ve denetlendiği duygusal belleği barındırıyor. Özellikle bu bölge, doğumdan sonraki 6. ile 20. aylar arasında belirgin bir etkinliğe sahip.
Amerikalı çocuk doktoru Harry Chugani, bu görüşü, tomografi cihazıyla elde ettiği görüntülerle doğrulamayı başardı. Bebek, bu gelişim sürecinde kendisini yetiştiren kişiye karşı güçlü bir duygusal bağ oluşturuyor. Çevresel sistemdeki gelişim, çocuğun stres durumunda rahat mı, saldırgan mı, yoksa hayal kırıklığıyla mı hareket edeceğini belirliyor.
Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimler ya da duygusal baskılar, bu bölgede bir tür biyokimyasal yara bırakıyor. Böyle çocuklar, yetişkinlikte de en küçük bir duygusal baskı altında çok fazla stres hormonu salgılıyorlar.
Bu sorunlu düzenleme, duygusallık açısından hassas olunan "zaman penceresi" nde şekilleniyor. Duygusal öğrenme konusunda, kalıtsal özellikler ve küçük yaşlarda edinilen deneyimler, iç içe geçmiş bir etki gösteriyor. Bu nedenle, çekingen ve korkak bir çocuk, içten bir yüreklendirmeye rağmen atılgan davranamıyor. Atılganlık ya da hırs gibi karakteristik özelliklerin kalıtsal olarak kazanılması gerekiyor. Bu alanda, "hassas pencere"nin en iyi şekilde kullanılması da çok az işe yarıyor.
Duyguların öğrenildiği zaman penceresi, aslında uzun süre, büyük olasılıkla ergenlik çağına kadar açık kalıyor. O döneme kadar temel toplumsal davranış motiflerini öğrenmeyi sürdürüyoruz.
Hassas pencere kapandıktan sonra ufku genişletmek için, biraz daha çaba harcamak ve isteklendirme ve motivasyona sahip olmak gerekiyor.
Belki "Dahiler", hem kalıtsal yeteneğe hem de bu yeteneklerini küçük yaşta geliştirme olanağına sahip şanslı çocuklardı...
Fakat bizler "sabırlı ve akılcı davranmak" sureti ile bu yolda çok fazla şeyler yapabiliriz.
Unutmayalım ki "yaşama sanatı" nın çırakları olan çocuklarımız hatta biz...
Onların beyinleri de, ne verirsek alacak kadar saf ve temiz... Gerisi siz, Anne ve Babalar ile Öğretmenlere Eğitim ve Öğretim Kurumlarına ve Toplumumuza kalıyor.
Nice Güzel Yarınlara…
Ya Allah, Ya Bismillah dedik çıktık bu yollara…
Bazen Ya Nasip dedik. Bazen Ya Kısmet dedik…
Bu yol sadece aramakla bulunmaz ama bulanların sadece arayanların olduğunu bildik…
Bazen İstedik, Bazen İstendik…



Devam edecektir…
Not: Yazının ilk kısmı tamamen bana aittir. 2. kısmında alıntılar mevcuttur.
-1 Fizik Ötesi: Paralel Evrenler Gerçekten Var mı?
TV PROGRAMIM-2
Mehmet Keçeci
Parallel Universe (Really Exist?), Superstring & M-Theory, Black Hole,
Déjà vu, Quantum Field Theory
Arşiv Yayını
22.06.2011 / 2.si
2. Paralel Evrenler TV Programında Sorulan Bazı Sorular
- Cern’deki son gelişmeler nelerdir?
- Higgs Bozonu ile Parçacık arasındaki ilişki nedir?
- Madde ve Anti-Madde Nasıl oluştu?
- Evrenin oluşumunu açıklayan tek bir formül var mı?
- Kütle çekimi nedir?
- Kütle çekiminin evrene etkileri nelerdir?
- İzafiyet teorisi nedir?
- Birleşik alan teorisi nedir?
- String/Sicim nedir?
- Sicim teorisi nedir?
- Sicim teorisi ile gravitasyonun ilişkisi nedir?
- M-Teorisi nedir?
- Yüksek boyutlar nedir?
- M-Teorisinde zar/memrane ne anlama geliyor?
- Evrende fiziksel yasalar tek midir?
- Paralel Evren nedir?
- Paralel evrenler gerçekte var mıdır?
- Paralel evrenlerle gravitasyonun ilgisi nedir?
- Arka alan/fon ışıması nedir?
- Arka alan ışımasının paralel evrenlerle bir ilişkisi var mıdır?
- Karadelikler nedir?
- Karadelikler nasıl oluşur?
- Karadelikler ile evren arasındaki ilişki nedir?
- Dejavu'nun paralel evrenlerle bir ilişkisi olabilir mi?
- Fizikçiler ve nörologlar dejavu'ya nasıl yaklaşıyor?
- Gravitasyon neden bu kadar zayıf?
- Gravitasyon paralel evrenlerden mi sızıyor?
- Her gözlemci deneye müdahil midir?
- Paralel evrencilerin evren ve Tanrıya bakışları nedir?
- Fizikle matematiğin farkı nedir?
- Maddenin ilk oluştuğunda evrendeki kanunlar nasıldı?
- Anti madde nedir?
- Madde ve anti-madde nasıl oluşmuştur?
- Evrenin kütlesi nasıl bulundu?
- Evrenin kütlesi %100 doğru mudur?
- Kara madde nedir?
- Karanlık enerji nedir?
- Evrende henüz bulamadığımız madde ve karanlık madde var mıdır?
- Gama ışıması nedir?
- Evrenin genişleme hızı artıyor mu?
- Evrenin hızına neler etki ediyor?
-----------------------------------------------------------------
13.04.2011/1.si
Yaş 40
YAŞ KIRK
Age Forty

Bedenin ve ruhun kemale erdiği yaş
Belki ömrün zevali belki de kaderin cilvesi
Her ruhun durup düşündüğü bir yaş
Yarın ne olacak bilinmez bugün Yaş Kırk
Kırk yılın hesabını vermek
Kırk yıl nasıl geçti ve gidiyor
Daha üç yaşını hatırlayan biri bugün kırk yaşında
Gönlü boş, cebi boş bari aklı ve ruhu dolu olsa kim bilir Rab’den başka
Olmadan ölmek var mı bilinmez
Kırk yaş düşündürür insanı düşünmese de
Kızmışım şuna buna ne fayda var bana
Yaş Kırk
Belki de kırk kez maşallah diyenlerin yanında kırk kere beddua okuyanlar
Yürünen yolda ışık görünmedi mi, gittiğin yön kayboldu mu?
Ben kimim demeye başladın mı anla ki Yaş Kırk
Neyin anlamlı neyin anlamsız olduğunu
Anlamak için çok mu geç bilinmez
Ömür dediğin bir tüyün yere düşüşü gibi
Yaş Kırk
Bırakın beni kendime
Kırk yıl insanların içinde yaşamışım
Bırakın beni birazda kendi içimde yaşayayım
İmkânı var mı bu kadar feryadı figanda
Kendi içinde yaşamak
Bir his kaplar tüm cihanı, Hu
Gidenlerin yanına gitmeye bir an var anlar içinde
Gelenlerde gidiyor o an içinde
Biz bu âleme direk dikmeğe değil
Anlar içinde O’nu bulmaya geldik
Yaş Kırk.
Latifi (Mehmet KEÇECİ)
04.01.2012 Çarşamba
Boyutsal Düşünce
Boyutsal Düşünce
Dimensional Thinking
Mehmet Keçeci
"Boyutsal Düşünce" adlı makalem "Satranç Life" dergisinin 18. sayısı (Temmuz-Ağustos 2011)'nda
"kapak yazısı" olarak yayınlanmıştır.
N-T ve D&R mağzalarında bulabilirsiniz.

Tıpta Biyoteknoloji Uygulamaları
Tıpta Biyoteknoloji Uygulamaları
Applications of Biotechnology in Medicine
Mehmet KEÇECİ
İlk Yazılış Tarihi: 09.03.2011

Bilimin teorik olarak sınırları zorladığı günümüzde aynı zamanda teknolojinin de sınırları zorlamaya başladığını görüyoruz. Sibernetik (Cybernetics, κυβερνήτης (kybernētēs, kybernétes), Cybernétique, Kibernetika, Kibernetik) kelimesini Platon/Eflatun (MÖ. 427-347) tarafından ilk defa kullanılmıştır ve Liezi tarafından otomatları (1921’den önce robot kelimesi kullanılana kadar bu ifade kullanılmıştır) tanımlamasına karşın bir bilim dalı olarak ilk kurucusu olan Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezerî (1136-1233 Cizre)’den sonra bir fizikçi olan Andre Marie Ampere (1775-1836) 1834’te kullanmıştır. Özellikle 1960 yılında “Cyborg-Siborg” adının Manfred Clynes ve Nathan Kline tarafından kullanılmaya başlanması ile insan-makine sistemlerinin düzenlenmesi, yapay zekâ, robotlar, kontrol sistemleri ve biyolojik parçaların üretilmesi ve tasarlanması her geçen gün artmaktadır. 1970’lerde yeni sibernetikçiler ve 1986 sibernetik metaforu özellikle biyoloji bilimlerinde kullanımı ve etik konuları tartışmaya açıldı (2) ve bu konu hâlâ günümüzde de tartışmaya açıktır.
Geagad Truva Atı
USB Trojan (Truva Atı) ve Virüslerini Kaldırma
13.01.2012 00:25
Mehmet KEÇECİ
Özellikle USBlere kendini atayan ve klasörleri *exe ye çeviren genelder trojan olduklarından antivirüs programları ile yakalanmayan bir trojanı kaldıralım.
Ben bu Torojana "Geagad, Boxif, Jzdiw Trojanı" dedim. Fakat bu trojan daha önce tesbit edilen Trojan.Win32.Cosmu.ore, Mal/Dropper-Y, Mal/Mdrop-B, Mal/Emogen-Y, Mal/Dropper-AB, Trojan:Win32/Wisp.B, Trojan.Win32.Wisp, Win-Trojan/Mdrop.42496, Trojan:Win32/Otran olarak adlandırılan Windows ortamında çalışan büyük bir ihtimallede Çin kaynaklı olan uyarı seviyesi yüksek olan bir turva atıdır. Sistemde bir arkakapı (backdoor) açarak port:55010 gibi sistemi uzak bağlantı yapmasına neden olmaktadır. Ayrıca ağlardan geçiş yapabilmektedir. Mutlaka sistemden temizlenmesi gerekir.
Kendini başlangıca atarak ve USBlerde autorun.inf dosyası aktif ise USB takılır takılmaz kendini USBye yazar ve tıklandıkça da aktif hale geçer.
Çözüm: Ben bunu aktif olarak kaldıran veya tesbit eden bir antivirüs veya anti-spyware bulamadım. 2010 yılından bu yana bilinmesine ragmen bunda pasif kalınması çok kötü.
Not: Trojan bulaşmış bilgisayrın içinden düzeltmek çok zor. 2. bir işletim sisteminden veya güvenli modda yapabilirsiniz. 64 bit işletim seçerseniz belki faydası olabilir. Ben USBmi Windows8-64 bitten temizledim. Var olduğu söylenen temizleme programlarının hepsiantivirüs testlerinden geçememişlerdir.
Başbakana Sahte E-Mail Gönderme
Başbakana Sahte E-Mail Gönderme
Fake E-Mail Delivery For The Prime Minister
10.12.2012
Mehmet Keçeci
Aydınlık dergisinde çıkan sahte/fake e-maillerden sonra daha önceki senelerde 2 kez benim adımdan gönderiliyormuş gibi 2 sahte e-maili yakalamış ve bunu sitem ve facebook aracılığı ile yayınlamıştım. (Karşı tarafın e-mail adresini yanlış yazınca e-mail geri iletilir buraya gönderen ve geri dönme adresine benim e-maillerimi veya sitemin adresini girince bunlar bana gelir. Bu 2 tanesi de böyle ulaşmıştır. Daha sonra yanlış olan e-maillerin bana ulaşmasını serverdan yasakladım.) Bunun arkasındaki kişileri tabiki ben bilemiyorum. Şimdi onları tekrar yayınlıyorum.
1.si
Sahte E-Mailleri Nasıl Ayıracağız?
Sanki benim şahsi e-mailimden basbakanlik.gov.tr'ye gönderilen bir sahte e-maili inceleyelim.
Bu benim elime nasıl geçti? Geri dönüş e-mail adresine benim maili yazmış.
Şimdi bu sahte e-maili inceleyelim
Original message headers:
(E-Mailin asıl başlığı: Bu kısmı görmek için gelen maile sağ tıklayıp özellikleri tıklayıp ayrıntılarına bakarsak orada Bu iletinin Internet üstbilgisi: olarak görünen kısımdır.)
Diğer Makaleler...
- 2n-Dimensional at Fujii Model Instanton-Like Solutions and Coupling Constant's Role between Instantons with Higher Derivatives
- Turing Hipotezi Deneyi
- Nükleer Enerji Bilinci
- Fiziksel Hürriyet Kavramı
- NPT Kıskacındaki Dünya ve Mururoa
- Cern Deneyi ve Nükleer Enerji Hakkında ki Görüşlerim
- Neden Sonuç İlişkisi (Nedensellik – Kozalite – Causality)
- Fizikte; Yeni Bir Yoruma İhtiyaç Var
- Kuantum Fizik Dersleri I
- İsmail Cevherî
- Reel Fizik Ve Fiziksel Niceliklere Giriş I
- Gelecekte Klavyelerimize Yeni Harflerin Eklenmesi Kaçınılmazdır.
- Her Bilim Kendi Dilini Oluşturur.
- Türkçenin de Birleşmiş Milletler -BM (UN- United Nations) Dili Olması Gerekir.
- Fiziğin Sınırları
- Nükleer Gönüllü
- Japonya'da 2. Çernobil Faciası Beklenebilir mi?
- İnsan Nüfusu - Human Population
- Ödevlerde Gördüğüm Hatalar
- Sağlık, Medikal ve Bilişim Etiği

